Gazete sayfalarında görmeye başladığımız yıkık, dökük binaların ruhumuzda yarattığı sarsıntıyla, bir zamanlar o binalarda yaşayan insanların yaşadıkları ruhsal sarsıntıların boyutlarını düşünüyor, ürperiyoruz.
Neydi bu insanların suçu? Cizre’de, Diyarbakır’da, güneydoğuda yaşıyor olmak mı? Bir çocuğunun dağda, diğer çocuğunun asker de olması mı? Ölen bir askerin ardından Kürtçe ağıtlar yakmak, ölen bir PKK’lı için sokaklara dökülmek miydi? Neydi suçları? Başlatılan sözde ” çözüm ” sürecine inanmak, barışa dair umutlar beslemek miydi? Bir gün aniden evlerinizi boşaltın denmesinin, başlarına bombalar yağmasının sebebi bu muydu? İnsanca, kan dökülmeden, ölme, öldürülme korkusu olmayan yaşama inanmak…
Bugün yaşanılan acılarla ilgili kimsenin kimseyi suçlamaya hakkı yok; çünkü tek başına suçlu yok! Devlet kadar PKK, PKK kadar da devlet suçlu, en başta da iktidar! Sözde çözüm süreci adına suç işledi iktidar. Silahların taşınmasına, militanların yerleştirilmesine göz yumdu. Devletse seyretti öylece. Kapalı kapılar ardında konuştular gizlice, pazarlıklar yapıldı. Sonra ne olduysa vuruldu masaya ortalık kan gölüne döndü. Onca insan öldü, ölmeye devam ediyor.
Sanki her şey bir planın, çok eski bir planın parçası gibi. Sanki istenen şey bir tarafın gelişip güçlenmesi, diğer tarafın gerekli bahanelerinin hazırlanması gibi… Sonra, sonranın ne olacağına anlamak için dönerek bakmak yeter etrafa. En yakın komşular Irak’a, Suriye’ye ardından Libya’ya… Çok geç olmadan, ülkeyi bu duruma getirenleri unutmadan önlem almalı. Bir olmalı, birlik olmalı, bir şeyler yapmalı…

